|
TÜRKİYE’NİN REKABET GÜCÜ AÇISINDAN ENERJİ EKONOMİSİNDE ÖNE ÇIKAN BAŞLIKLAR ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME
Doç. Dr. Gürkan Kumbaroğlu
Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü
Ekonomik faaliyetlerinin temel girdisini oluşturan enerji sektörü ülkenin rekabet gücü açısından büyük önem taşımaktadır. Enerji maliyetleri düşük olan sanayiciler uluslararası rakipleri ile mücadelede daha avantajlı bir konumda olmaktadırlar. Bu makalede dört ana başlık üzerinde durulmuştur: (i) elektrik enerjisi fiyatları, (ii) bilimsel modellemelerin önemi, (iii) uluslararası sinerji, (iv) temiz kalkınma projeleri. Bu başlıklar üzerinden enerji sektörü, maliyet ve politikaları ile rekabet gücü açısından irdelenmiştir.
1. Elektrik Enerjisi Fiyatları
Uluslararası Enerji Ajansı 2005 yılı sonu verilerine göre OECD ülkeleri arasında Türkiye sanayi elektriğinde en pahalı üçüncü ülke konumunda. Yurtdışındaki rakiplerinden çok daha pahalıya elektrik kullanmak zorunda kalan sanayicilerimiz için elektrik enerjisi fiyatları rekabet gücünü olumsuz etkileyen önemli bir faktör olmaktadır. Madalyonun bir de öteki yüzü var: özellikle doğalgaz kullanan elektrik üreticileri zarar eder duruma düştükleri için üretimlerine birer birer ara veriyorlar. Yani mevcut elektrik fiyatları onlara maliyetlerini karşılayacak kadar gelir getirmiyor. Doğalgaz kullanan santrallerin artan üretim maliyetlerini karşılayabilmesi için elektrik fiyatlarının artması kaçınılmaz gözükmektedir. Ancak zaten pahalı olan sanayi elektriğinin fiyatının daha da artması ile sanayicilerimizin uluslararası piyasalarda rekabet şansı iyice zayıflar. Bu nedenle öncelikle elektrik fiyatlarının içerdiği doğrudan ve dolaylı vergiler, fiyatı arttıran eklemeler mümkün mertebe düşürülmelidir. Doğalgaz maliyetleri düşmediği, ÖTV indirimi yapılmadığı ve/veya KDV, TRT payı, iletim ücretleri gibi eklemelerin de artırdığı elektrik fiyatları zor durumdaki üreticilere yeterince kar marjı sağlamadığı sürece özel sektörün kapadığı birtakım doğalgaza dayalı elektrik santrallerinin tekrar devreye girmesi mümkün gözükmemektedir.
Elektrik fiyat oluşumunu mikro iktisat teorisi açısından incelemekte fayda var. Üreticinin marjinal maliyeti onun arz eğrisini tanımlar. Bütün üreticilerin arz eğrilerinin toplamı piyasa arz eğrisini oluşturur ve bu toplamdan dolayı nihai eğri bir merdiven görünümündedir. Sistemdeki kapasite tükenmekte olduğunda arz daha fazla artırılamayacağından eğri son noktasında dikey olarak yukarı çıkar. Diğer taraftan tüm tüketicilerin toplam talebini yansıtan bir talep eğrisi vardır. Elektrik talebinin fiyat değişimlerine duyarlılığı az (diğer bir deyişle fiyat esnekliği düşük) olduğundan talep eğrisi tipik olarak oldukça dik bir görünüm arz eder. Şimdi bu eğrileri grafik üzerinde görelim:
Şekil 1. Elektrik Enerjisi Arz-Talep Dengesi
Arz ve talep eğrilerinin kesiştiği nokta denge fiyatı fd verir. Eğer elektrik fiyatı serbest rekabetin gerektirdiği gibi arz talep dengelerine göre oluşmuyor ve denge fiyatının altında fs gibi bir fiyat sabitlemesi varsa aradaki fark (fd-fs) marjinal maliyeti fs den yüksek olan üreticilerin zararına denk gelmektedir. İlgili üreticiler tesislerini kapamak zorunda kalacak ve sistemde (md-ms) miktarında bir karşılanamayan talep olacaktır. Ülkemizde de arz-talep dengelerine göre rekabete dayalı olarak oluşan bir elektrik denge fiyatı bulunmamakta, grafiktekine benzer bir durumla karşı karşıya kalınmaktadır.
En azından dengeleme ve uzlaştırma pazarında rekabetçi bir fiyat oluşumu sağlamak amacıyla Elektrik Piyasası Dengeleme ve Uzlaştırma Yönetmeliği 1 Ağustos 2006 tarihinden itibaren yürürlüğe konulmuştur. Bununla birlikte gerçek zamanlı arz-talep dengesi TEİAŞ Milli Yük Tevzii Merkezi (MYTM) tarafından oluşturulmakta, Kesinleşmiş Günlük Üretim Programından sapma olduğu durumlar için esas alınacak çerçeve çizilmektedir. Ancak birincil piyasada halen rekabetçi koşullara göre fiyat belirlenmemekte, elinde 124 santral bulunan EÜAŞ gibi dev bir rakip ile pazar payı için yarışan özel sektör üreticileri zor duruma düşmektedirler.
EÜAŞ’ın elinde 15’i termik, 109’u hidrolik olmak üzere toplam 124 santral bulunduğunu ve kârlılık hesaplarının bu sepet içerisindeki tüm tesislere dayandığını vurgulamak gerekir. EÜAŞ maliyet verilerini yorumlarken içerisinde birçok farklı tesisi barındıran bir sepet durumunda bulunduğunu, bunun yanı sıra, yakıt maliyetlerinde olası sübvansiyonlar ve yatırım bedellerinin amortisman payları hesabında takip edilen uygulamalar, ambar kayıt sistemleri ile döviz kuru ile faiz oranları ile ilgili hesaplamalardaki olası değişik uygulamalar nedeniyle hesaplanan maliyetlerin gerçek maliyetlerden farklı olabileceğini göz önünde bulundurmak gerekir.
Doğalgaz kullanan santrallerin artan üretim maliyetlerini karşılayabilmesi için elektrik fiyatlarının artması kaçınılmaz gözükmektedir. Ancak zaten pahalı olan sanayi elektriğinin fiyatının artması sanayicilerimizin uluslararası piyasalardaki rekabet gücünü zayıflatır. Bu nedenle öncelikle elektrik fiyatlarının içerdiği doğrudan ve dolaylı vergiler, fiyatı artıran eklemeler mümkün mertebe düşürülmelidir. Elektrik fiyatı üzerinden yapılan yasal kesintiler düşürülürken fiyatların gerçek maliyet artışına dayanmadan yükselmesini önleyecek tedbirler de alınmalıdır; zira rekabete dayalı piyasa modelinin içerisinde barındırdığı birincil tehdit katılımcıların fiyatları suni olarak yükseltme potansiyelidir. Bu potansiyelin boyutunu belirleyecek çeşitli indikatörler, buna karşı alınabilecek tedbirler literatürde çok tartışılmıştır. Bu tartışmalara başlangıç teşkil eden deneyimlerin en çarpıcısı ise ABD’den gelmiştir. Kaliforniya’da 1998 yılında başlayan rekabetçi pazar uygulaması sonrasında birçok kez fiyatların üreticiler tarafından suni olarak yükseltildiği tespit edilmiştir. Bunların en çarpıcısı 2000 yılı Aralık ayında yaşanmış, toptan satış fiyatları bir önceki yıla göre yaklaşık 13.3 kat artarak 31.88 $/MWh den 425.59 $/MWh rakamına ulaşmıştır. Birtakım üreticilerin ünitelerini kasıtlı olarak devre dışı göstererek arz açığı yaratıp fiyatları suni olarak yükselttikleri sonrasında delilleriyle ispatlanmıştır (San Francisco Chronicle, 2001).
EÜAŞ’ın elindeki tesislerin biran önce özelleştirilmesi rekabetçi ortamın gelişmesine katkı sağlamakla birlikte tesislerin de daha verimli işletilmesine olanak sağlayacaktır. Türkiye’deki 15 kamu ve 11 özel sektör termik santralinin dâhil edildiği bir karşılaştırmada (Sarıca, Kumbaroğlu, 2006) özel sektör santrallerinin daha verimli işletildiği tespit edilmiştir.
2. Bilimsel Modeller
Gerek özel sektör, gerekse kamuda yatırım kararları karlılık analizlerinin temel girdisi olan fiyat ve talep projeksiyonlarına dayandırılmaktadır. Projeksiyonlar ise model bazlı hesaplamalar sonucu oluşturulmaktadır. Kararlarının sağlıklı olarak alınabilmesi için modellerin güvenilir sonuçlar üretmesi gerekir. Model sonuçlarının güvenilirliğinin yüksek olması ise (a) kullanım amacına uygun modelleme yaklaşımlarının uygulanmasına, (b) modellerin değişkenler arası ilişkileri gerçekçi olarak ortaya koyabilmelerine ve (c) yapılan varsayımların doğruluklarına bağlıdır. Halen üretimdeki ağırlığı ve yaptığı projeksiyonların özel sektörün kullanımına da açılması dikkate alınarak kamuda kullanılan enerji modellerini biraz irdelemek istiyorum. Kullanım amacına göre enerji modellerini ‘talep tahmin’ ve ‘politika analiz’ olmak üzere iki ana kategoriye ayırmakta fayda var:
2.1. Talep tahmin modelleri :
Enerji talep tahmini ülkemiz kamu sektöründe MAED (Model for Analysis of Energy Demand) modeli ile yapılmaktadır. Model bundan yaklaşık kırk yıl kadar önce Grenoble Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma ile Fransa’da geliştirilerek Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından gelişmekte olan ülkelerin kullanımına sunulmuş ve Dünya Bankası’nın yönlendirmesiyle 1984 yılından itibaren Türkiye’de kullanılmaya başlanmıştır. Yirmi yılı aşkın kullanım süresi boyunca model ülkemiz için orta ve uzun vadede güvenilir sonuçlar üretememiştir. MAED’in özellikle elektrik talebi için sistematik olarak yüksek değerler üretmesi birçok bilimsel çalışmaya konu olmuştur (örneğin Ediger, Tatlıdil, 2002; Öztürk ve diğ., 2005). Şekil 2’de MAED’in öngördüğü elektrik talebi ile gerçekleşen değerler arasındaki oransal farklılıklar gösterilmektedir.
Şekil 2. Elektrik Enerjisi Talep Projeksiyonlarının Gerçekleşmelere Göre Sapma Oranları
Kaynak:
Türkiye Elektrik Enerjisi 10 Yıllık Üretim Kapasite Projeksiyonu (2005-2014) Raporu, TEİAŞ APK Daire Başkanlığı, Ağustos 2005
Projeksiyonlarda üç yıl sonrası için %17, on yıl sonrası için %25, onbeş yıl sonrası için %44 gibi çok yüksek hata oranı içeren tahminler yapılmıştır.
Ülkemizde kullanılmakta olan bu modelin sonuçları neden bu kadar yanıltıcı olmaktadır? Bu soruyu cevaplamak için yukarıda sıraladığımız güvenilirlik koşullarını irdelemekte fayda var.
(a) MAED’de enerji sektörünü ayrıntılı ele alan bir simülasyon yaklaşımı kullanılmakta, enerji taleplerinin gelişmesindeki temel etken olan ekonomik ve teknolojik gelişim öngörüleri modele dışarıdan empoze edilmektedir. Bu yaklaşımdaki temel zafiyet enerji-ekonomi ilişkilerinin, arz-talep ve fiyat etkilerinin yeterince ayrıntılı bir şekilde temsil edilemiyor olmasıdır. Örneğin enerji fiyatlarının talebe etkisi, yakıt türlerinin birbirlerine olan fiyat esneklikleri gibi parametreler ile bunların ihtiva ettiği fiyat-talep ilişkileri dikkate alınamamaktadır.
(b) Dışarıdan empoze edilen ekonomik öngörüler ile Türkiye ekonomisine haiz özellikler modele yansıtılamamaktadır. Ülkemizde enerji arzının yüzde yetmişten fazlası ithal kaynaklardan karşılandığından uluslararası enerji fiyatları ile ulusal makroekonomik dengeler arasındaki ilişkiler önem kazanmaktadır. MAED’de enerji-ekonomi ilişkisi ekonomiden enerjiye tek yönlü olarak tanımlanmıştır. Oysa bilimsel çalışmalar Türkiye’de enerji sektöründen ekonomiye göz ardı edilmemesi gereken bir geri besleme olduğunu ortaya koymaktadır (örneğin Soytas, Sari, 2003).
(c) Ekonomik ve teknolojik gelişim üzerine varsayımlar MAED’in en temel girdileri arasındadır. Bu varsayımlar bilimsel modelleme çalışmalarının sonuçları olmaktan ziyade DPT tarafından belirlenen hedeflere göre konulmaktadır. Hedefler ise genellikle yüksek konulur ve tutturulmaları zordur. Model kalibrasyonunda düşük tahminler üreten ikinci senaryolar da yapılmaktadır ama şekilde görüldüğü gibi (1988, 1990 ve 2002 yılları için ikişer senaryo yer almaktadır) bunlar da yüksek tahminler üretmektedirler. Hatta kalkınma hedeflerinin gerçekleşen GSYİH büyüme değerlerinden daha düşük kaldığı yıllarda bile model yüksek talep tahminleri üretmeye devam etmiştir.
2.2. Politika analiz modelleri
Türkiye’de enerji politikaları analizi için ENPEP modeli kullanılmaktadır. ENPEP, 1984 yılında ABD Enerji Bakanlığı tarafından verilen görev ile, Ulusal Argonne Laboratuvarları’nda, gelişmekte olan ülkelerde kullanılmak üzere geliştirilmiştir. Sonra da Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından gelişmekte olan ülkelerin kullanımına sunulmuştur. Modüler yapıdaki bu model ile Türkiye’de enerji-ekonomi-çevre ilişkiler irdelenmekte, politikalar geliştirilmektedir. Öncelikle ENPEP’in temel modüllerinden bir tanesinin yukarıda zafiyetleri irdelenen MAED modeli olduğunu belirtelim. ENPEP’in modüllerini tek tek irdelemek uzun bir analiz gerektireceğinden çok temel bir zafiyetini vurgulamakla yetineceğim: modüller arası ilişkiler tek yönlü kalmakta, entegre bir sistem oluşturulamamaktadır. Enerji-ekonomi ilişkileri kısıtlı göstergelerle ifade edilmekle birlikte enerji modüllerinden ekonomiye geri besleme bağlantıları yetersiz olmakta ve ilişkiler tek yönlü kalmaktadır. Benzer şekilde çevre modülünden enerji modüllerine geri besleme yetersiz olmakta ve ilişkiler tek yönlü kalmaktadır. Yani birbiri arkasına sıralanan modüler bir yapı içerisindeki modelde enerji-ekonomi-çevre karşılıklı etkileşimleri dikkate alınamamaktadır. Bu yapı içerisinde - ne kadar gerçekçi senaryo tanımlamaları yapılırsa yapılsın, ne kadar ayrıntılı duyarlılık analizi yapılırsa yapılsın - enerji-ekonomi-çevre sürdürülebilirlik ve politika analizleri yapmak pek güvenilir gözükmemektedir.
Gelişmekte olan ülkelerde kullanılmak üzere geliştirilen yukarıda adı geçen modeller gelişmiş ülkelerde artık pek uygulama alanı bulamamaktadır. Argonne Laboratuvarları’ndan alınan bilgiye göre Avrupa’daki ENPEP kullanıcıları Arnavutluk, Ermenistan, Belarus, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Yunanistan, Macaristan, Letonya, Litvanya, Makedonya, Moldova, Polonya, Portekiz, Romanya, Rusya, Slovakya, Ukrayna, Yugoslavya ve Türkiye’dir. Acaba gelişmiş Batı Avrupa ülkeleri bu modeli neden kullanmamaktadırlar? Örneğin İngiltere, Almanya, Fransa ve diğerleri ne yapmaktadır?
Farklı model seçenekleri arasında yapılacak tercihin tek bir optimal cevabı yoktur; birçok yaklaşım ve metodoloji arasından kullanım amacına en uygun olanlar seçilirken farklı alternatifler oluşabilir. Buradaki en uygun yaklaşım farklı modelleme çalışmalarının paralel olarak yürütülerek elde edilecek sonuçların tartışılmasıdır. Nitekim birçok gelişmiş ülkede ulusal enerji modelleme çalışmaları böyle yürütülmektedir. Örnek olarak ABD’de Stanford Üniversitesi bünyesinde koordine edilen ve çalışma sonuçlarını senato üyelerine sunan ‘Energy Modeling Forum’ veya Almanya’da Ekonomi ve Teknoloji Bakanlığı desteği ile Stuttgart Üniversitesi bünyesinde koordine edilen ve çalışma sonuçlarını Ekonomi ve Teknoloji Bakanlığı’na sunan ‘Forum für Energiemodelle und Energiewirtschaftliche Systemanalysen’ verilebilir. Bu forumlarda uzmanlar ve bilim adamları aynı konu başlığı altında farklı modeller geliştirip çalıştırdıktan sonra bir araya gelerek varsayımlar, yaklaşımlar ve sonuçlar arasındaki farklılıkları ve ortak noktaları tartışırlar.
Ülkemizde hâlihazırda kullanılan modellerin kendi içlerinde görevlerini yerine getirdiğine şüphe yoktur. Ancak, enerji sektöründe daha sağlıklı yatırım kararlarının verilmesine ve politikaların geliştirilmesine olanak sağlayacak yeni teknoloji modellerin kullanımı şüphesiz ülkenin rekabet gücünü de artırıcı bir etki yaratacaktır.
3. Uluslararası Sinerji
Türkiye’nin rekabet gücünün artması için uluslararası iletişim ve işbirliği içerisinde oluşturulacak sinerji şüphesiz son derece önemlidir. Enerji sektöründe bu misyonu üstlenen bir sivil toplum kuruluşu Enerji Ekonomisi Derneği’dir (EED; www.traee.org). EED’nin misyonu, enerjinin verimli, akılcı, temiz, ucuz, güvenilir üretimi, iletimi, dağıtımı ve tüketimi ile ilgili araştırma, teknoloji, tecrübe ve politikaların tartışılabileceği bir platform oluşturmaktır. Yaratılacak sinerji ile rekabet gücünün arttırılması hedeflenen bu platformlardan birisi kongrelerdir. Uluslararası Enerji Ekonomisi Derneği IAEE’nin de Türkiye kolu olan EED, IAEE’nin 31 inci Uluslararası kongresini 2008 yılının Haziran ayında İstanbul’da düzenleyecektir.
Dünya Enerji Konseyi ve IAEE kongreleri tüm enerji sektörüne hitap eden benzer bir yapı içeren ve birbirlerini tamamlayıcı nitelik taşıyan iki büyük küresel buluşma. Türkiye’de bu çapta bir uluslararası enerji kongresi son olarak 1977 yılında Dünya Enerji Konferansı olarak İstanbul’da yapıldı. Tam 31 yıl sonra Türkiye tüm sektörü kucaklayan yeni bir büyük enerji buluşmasına sahne olacak.
2008 yılının enerji sektörü için küresel boyutta bir başka önemi daha var: Kyoto Birinci Yükümlülük Dönemi’nin Başlangıcı. Yani gelişmiş ülkelerin aldıkları emisyon taahhütlerini yerine getirmeleri gereken 5 yıllık dönemin başlangıcı. Emisyon sertifikaları ticaretinin canlanacağı bir dönem. Türkiye’nin bu küresel ticaretin içerisinde doğrudan yer alması beklenmemekte zira 2008 yılına kadar ülkemizin Kyoto Sözleşmesi’ne taraf olması öngörülmemektedir. Oysa Türkiye’nin gelişmişlik ve emisyon indikatörleri bakımından Kyoto Protokolü’ne herhangi bir yükümlülük almadan taraf olması (ve böylelikle emisyon sertifikaları ticaretinde sertifikaları satan ülke olması) gerektiği gayet açıktır.
4. Temiz Kalkınma Projeleri
Aralık 2006 itibarı ile Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (BMİDÇS) 189 ve Kyoto Protokolü’ne 165 ülke taraf olmuştur. Bu uluslararası anlaşmaların temelinde gelişmiş ülkelerin içinden geçmiş oldukları gelişme sürecinde neden oldukları sera gazı emisyonlarının daha fazla artmaması için kendilerine düşen sorumlulukları üstlenmeleri yatmaktadır. BMİDÇS kapsamında alınacak tedbir ve gelişmiş ülke yükümlülüklerine ilişkin ana çerçeve çizilirken Kyoto Protokolü’nde gelişmiş ülkelerin sayısal emisyon sınırlandırmaları ve azaltım yükümlülükleri tanımlanmaktadır. Sayısal yükümlülük üstlenmek istemeyen ABD ve Avustralya gibi bazı gelişmiş ülkeler Protokol’e taraf olmamışlardır. Türkiye de bu sanayileşmiş ülkelerin durumuna benzer ekonomik çekinceler ile Protokol’e taraf olmamaktadır. Oysa Türkiye bu ülkelerden çok farklı bir durumdadır: gelişmekte olan bir ekonomiye sahiptir ve atmosferde oluşan sera gazı birikiminden sorumlu değildir. Bu anlatılabildiği takdirde ABD ve Avustralya gibi ülkelerle Türkiye aynı kefeye konulmaz, gelişmekte olan ülkelere tanınan haklardan yararlanma şansına sahip olur. Bunun sonucunda da ülkemizde uygulanacak temiz enerji projelerinin sağlayacağı emisyon tasarrufları gelişmiş ülkelerdeki yatırımcılara satılabilir. Böylelikle bir yandan temiz enerji projelerine kaynak, diğer yandan ülkemize döviz ve teknoloji transferi sağlanır. Kyoto Protokolü, içerisinde barındırdığı Esneklik Mekanizmaları sayesinde, bu dengeyi kurmaktadır ve önemli olan masanın hangi tarafında hangi yükümlülüklerle oturulacağıdır.
Şekil 3’de Türkiye’nin kişibaşı gelir ve CO2 emisyon seviyeleri çeşitli ülkelerle karşılaştırmalı olarak verilmektedir. Kyoto Protokolü’ne taraf olmayan ABD, Avustralya ve Türkiye siyah renkte gösterilmiştir. Kırmızı ile gösterilen ülkeler emisyonların bertarafında tarihsel sorumluluğu olduğu sabit görülen ve Kyoto Protokolü’nde gelişmiş ülke konumunda yer alan ülkelerdir. Mavi ile gösterilen ülkeler Kyoto Protokolü’nde gelişmekte olan ülke konumunda yer alan ve temiz kalkınma projeleri için finansman almakta olan ülkelerdir. Türkiye’nin düşük gelir ve emisyon seviyeleri ile gelişmiş ülke kategorisinde ele alınamayacağı burada açıkça görülmektedir. Türkiye’nin gelişmiş ülkelerle bir tutulmaması gerektiği, bir başka deyişle küresel emisyon birikiminden sorumlu tutulmak yerine temiz kalkınma için yardım alması gerektiği, anlatılabilmelidir; zira İsrail, Malta, Kıbrıs Rum Kesimi, Suudi Arabistan gibi kişibaşı gelirleri ve emisyonları Türkiye’den çok daha yüksek olan ülkeler yardım alır durumdadırlar. Eğer bu pazarlığa hiç girilmiyorsa, diyalogdan kaçınılıyorsa, stratejik bir hata yapılıyor demektir; çünkü temiz kalkınma için döviz ve teknoloji girdisi engellenmektedir. Emisyon sertifikaları ticareti sayesinde Temiz Kalkınma Projelerinin rekabet gücü artacaktır. Yenilenebilir enerji, kojenerasyon, enerji tasarrufu ve verimliliği, eski tesislerin rehabilitasyonu gibi çok çeşitli emisyon azaltıcı projelere finansman temin edilebilecektir.
Kaynak: Dünya Bankası İstatistikleri, 2004
Kyoto Protokolü Esneklik Mekanizmaları çerçevesindeki sertifikaların (CER: Certified Emission Reduction; ERU: Emission Reduction Units) ticaretinden yararlanılamıyor olması Türkiye’de gerçekleştirilecek Temiz Kalkınma Projeleri’nin finansmanı için başka alternatifleri gündeme getirmektedir. Bunların başında VER (Verified Emission Reduction) olarak adlandırılan emisyon sertifikaları gelmektedir. VER ile birtakım firmaların sosyal sorumluluk bilinci altında (ve reklamlarında kullanmak üzere) gönüllü olarak alıcısı oldukları sertifikalar tanımlanmaktadır. CER veya ERU sürecinden daha kolay işleyen VER süreci sonunda elde edilen sertifikalar CER/ERU fiyatlarının yaklaşık yarısı mertebesinde alıcı bulabilmektedir. VER ile ülkemizde gerçekleştirilecek Temiz Kalkınma Projeleri için yeni bir finansman kaynağı belirirken, Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne taraf olması durumunda önceden anlaşması yapılmış VER'lerin ne olacağı konusu belirsizliğini korumaktadır. Bununla birlikte VER’lerin fiyatları CER’lerin çok altında seyretmektedir: 2005 yılı CER ağırlıklı ortalama fiyatı 6.7 €/ton CO2 seviyesinde iken VER’ler 2 €/ton’un altındaki fiyatlardan alıcı bulmuştur. VER sertifikaları ticaretine ilk örnek Mayıs 2006’da 20 rüzgâr türbini ile Bandırma’da kurulan 30 MW kapasiteli rüzgâr santrali sayesinde elde edilecek gelir verilebilir. VER’lerin satımı ile yaklaşık 1 milyon 250 bin Euroluk bir gelir beklenmektedir. Türkiye Kyoto protokolüne emisyon sertifikalarını satabilecek konumda taraf olmuş olsaydı gelir tahminen 3-4 katı daha fazla olabilecekti. Bu ticaretin Temiz Kalkınma Projelerinin rekabet gücünün önemli ölçüde artırdığı görülmektedir.
Kaynaklar:
Ediger, V.Ş., Tatlıdil, H., 2002. Forecasting the primary energy demand in Turkey and analysis of cyclic patterns, Energy Conversion and Management, Cilt 43, Sayı 4, sayfa 473-487.
Öztürk, H.K., Ceylan, H., Canyurt, O.E., Hepbaşlı, A., 2005. Electricity estimation using genetic algorithm approach: a case study of Turkey, Energy, Cilt 30, Sayı 7, sayfa 1003-1012.
San Francisco Chronicle Gazetesi, 11/03/2001; ‘Soaring Electric Use More Fiction Than Fact’, http://www.sfgate.com/chronicle/
Sarıca, K. ve Kumbaroğlu, G., 2006. Efficiency Analysis of Power Generation Plants in Turkey Using Data Envelopment Analysis, Ondokuzuncu Mini-EURO Kongresi (ORMMES’06) Bildiriler Kitabı, Coimbra, Portekiz, Eylül 2006
|