PROF. DR. AYTÜL ERÇİL SÖYLEŞİSİ

REF: Güvenli Sürüş Projesi adında bir çalışmanız, yeni bir kavram olan Rekabet Öncesi İşbirliğine güzel bir örnek. Bu örnek, Ulusal İnovasyon Girişimi raporu içinde de değerlendirildi. Bu yapı ile ilgili olarak, projenin hedefi yani neyi başarmak istediklerinizi ve genel düşüncelerinizi alabilir miyiz? Böyle bir mantık ya da felsefeyi başka bir projeye yansıtmak mümkün mü?

AE: Güvenli sürüş projesinin başlangıcı aslında 2 seneyi geçti. Bize danışman hoca olarak gelen Hüseyin Abut bize Japonya'daki bazı çalışmalardan bahsetti. Toyota'nın desteği ile Japonya'da Nagoya Üniversitesi'nden bir grup araştırmacı araç ortamında konuşma tanıma ve sürücünün dış dünya ile iletişimi konularında çalışmalar yapıyorlardı. Onlar çeşitli sensörler ve kameralar ile yüklü bir araç donatmışlar. Böyle bir araç varken farklı amaçlarla kullanılabilir diye düşündük ve o zaman yorgunluk, uyku, alkol otomatik olarak saptanabilir mi diye bir fikir oluştu. Proje böyle başladı aslında. Yani Japonların bir projesindeki verilerden yola çıkarak bu konuda daha ne yapabiliriz düşüncesi ile hareket edildi ve bu konuda DPT'den destek istemeye karar verdik. Biz aslında bu projeyi Sabancı Üniversitesi Mühendislik Fakültesi olarak kendimiz de yapabilirdik. Sabancı Üniversitesi'nin çeşitli birimlerinde bu yetkinlik var. Ama biz farklı kurumların birlikte çalışmasının çok daha faydalı olacağını düşündük. Koç Üniversitesi ve İTÜ ile işbirliği yapmaya karar verdik. İTÜ bünyesinde kurulmuş olan otomotiv araştırma merkezi OTAM da üniversite-sanayi işbirliği kapsamında kurulmuş bir araştırma merkezi olduğu için OTAM'ın şemsiyesinde buluşmak bize çok anlamlı geldi. OTAM'ın da desteği ile Ford, Renault ve Fiat ile görüştük. Başlangıçta süreç doğal olarak biraz sancılı oldu. Çünkü birbirine rakip firmaların bir araya gelmesi güç. Hatta Türkiye'de genelde üniversiteler de birbirini rakip olarak görür, ancak hepsini aştık ve çok güzel bir ekip oluşturduk. Yaklaşık 2 yıl gibi süredir birlikte çok uyumlu bir şekilde çalışıyoruz.

Projenin amacını, sürücünün normal zamandaki davranışlarını gözlemleyip uykulu, yorgun, alkollü gibi farklı durumların otomatik saptanması ve buna karşın bir takım önlemlerin alınması biçiminde tarif edebilirim. Bu önlemler ne olabilir? Örneğin sesli uyarı sistemleri düşünülebilir, sürücü koltuğu sallanması, direksiyonun titretilmesi gibi uyarı sistemleri olabilir. Aracın kilitlenmesi gibi engelleyici sistemler olabilir, özellikle de kamyon ve otobüsler gibi profesyoneller olup da tehlike arz eden sürücüler merkeze veya polise haber verilebilir. Diğer araçlarda gerekli donanım varsa çevredeki araçlara da haber verilebilir ama haberleşme kısmı bizim mevcut projenin birinci etabında yok.

Proje kapsamında Renault bize bir araç verdi. ‘Uyanık' adını verdiğimiz bu aracı 3 gündüz kamerası, 3 gece kamerası, frene, gaza basış sensörü, sonar sensörler, lazer sensörler, GPS gibi çok çeşitli sensörlerle donattık. Bizim yaklaşımımız aslında yurtdışındaki yaklaşımlardan biraz farklı. Yurtdışında özellikle araç firmaları bu konuda yıllardır çalışıyor ama yorgunluğu saptamak için hep göze bakıyorlar; gözün kapalı olup olmadığını inceliyorlar. Araç giderken ışık şartları çok değiştiği için kameralardan gelen bilgi her zaman çok sağlıklı çalışmıyor. O yüzden de bu tür çalışmalar ticari hale gelemedi. Biz farklı bir yaklaşım sergiledik. Bütün sensörlerdeki bilgileri birlikte değerlendiriyoruz. Göze de bakıyoruz ama göz dışında yüz ifadesine de dikkat ediyoruz. Esnemesine, kas hareketlerine, gaza basma hareketlerine bakıyoruz, çünkü insan yorgun olunca refleksleri yavaşlayıp, gaza, frene basış davranışı değişebilir. Onun dışında şerit takibinden direksiyon açısına bütün araçta toplayabildiğimiz verileri birlikte değerlendiriyoruz. Multi Modal dediğimiz çok yönlü bilgiyi işleyen bir proje. Bir yandan da Japonya'da NEDO kuruluşundan destek aldık. Onlar farklı ülkelerdeki sürücülerin davranışlarını karşılaştırmak istiyorlar. Bu nedenle de bir araç ABD'de, bir araç Japonya'da, bir araç da Türkiye'de donatılıyor. 3 ülkede de benzer şartlarda, bir miktar şehir trafiği, bir miktar çevre yolu, belli sayıda ışık vs. gibi belirlenmiş parkurlarda sürücüler dolaşıyor. Bu verileri birbirimizle paylaşıp karşılaştırmalar, çalışmalar yapıyoruz. Bizim esas ilgili olduğumuz sürücülerin yorgunluk, uyku gibi durumlardaki davranışları olduğu için bu verileri şehir trafiğinde toplamamız mümkün değil. Bu nedenle de ‘Uykucu' adını verdiğimiz özel bir simülatör yaptırdık. Sürücünün simülatördeki davranışı ile gerçek yoldaki davranışını karşılaştırabilmek için de gerçek parkurun 3 boyutlu bir modelini oluşturduk. Bu modeli simülatör ortamına yükleyip oradan da bilgi toplamayı hedefliyoruz. ‘Uyanık'tan data toplanmaya başlandı ama simülatörden gerçek veriler toplanmaya daha başlanmadı.

Belli bir aşamaya gelince projeyi Avrupa Birliği'ne taşımaya karar verdik ve 7. Çerçeve Programı için bir girişimde bulunduk. Çeşitli ülkelere bir çağrı yaptık ve beklentimizin çok üzerinde bir talep aldık. 70 küsur civarı kuruluştan projeye katılma isteği geldi. İstanbul'da bir toplantı organize edip proje ile ilgilenen kuruluşları davet ettik. Çok kısa sürede organize ettiğimiz bu toplantıya yurtdışından 18 kuruluş katıldı, diğer kuruluşlar da önceden planlanmış aktiviteleri olduğu için toplantıya katılamadıkları ancak projeye ilgilerinin devam ettiğini bildirdiler. Toplantı sonucu ve olası ortaklarla temaslar sonucu toplam 10 ortaklı bir grup oluşturduk, proje yazım çalışmalarına başladık. Sadece yorgunluk ve uyku değil farklı davranışları, cinsiyetler arası, genç, yaşlı, çevre, dış koşullardan etkilenmesi gibi sürücünün çeşitli durumlarda davranışını gözlemleyeceğiz. Bu arada 7. Çerçeve Programı kapsamında proje hazırlığında bulunan başka gruplardan da davetler almaya başladık. Şu anda geldiğimiz nokta bu.

REF: Arzu edilen şey belli. Kazaları minimize etmek. Proje sonuçlarını nasıl tahmin ediyorsunuz?

AE: Şu anki projemiz rekabet öncesi bir projeydi, bir ürün hedeflenmiyor ilk etapta. Zaten 3 rakip firmanın olduğu bir projede bir ürün çıkması pek kolay değil. Bizden daha çok projenin sonunda bir teknoloji çıkması hedefleniyor. Ondan sonra bunun ürüne dönüştürülmesi için ayrı bir proje olması lazım ki onun firmalar tarafından bağımsız yürütülüyor olması lazım. Bizler de destek veririz mutlaka ama ileriye dönük ürün geliştirme süreci ayrı bir süreç olacak. Bu projenin sonucunda bir ürün çıkmayacak ama bir teknoloji çıkacak. Avrupa Birliği girişiminde insan faktörü üzerinde çalışılacak. Mevcut projemizde bu konu üzerinde durmuyoruz ama böyle bir teknoloji ürün haline dönüştürüldüğünde kullanıcılar tarafından kabul edilebilir olması çok önemli. Mevcut projede sadece teknolojik yapılabilirliği üzerine çalışıyoruz.

REF: MQM adlı bir ürün var, Artesis firması tarafından geliştirilen. Orada da Mantık olarak benzer bir proje mi yapıldı?

AE: Ben aslında MQM (Motor Quality Monitoring), MCM (Motor Condition Monitoring) ürünlerini esas geliştiren ekipte değildim. Ben 8 aylık bir dönem Artesis firmasında üniversite tarafından görevlendirildim. O zaman zaten MQM projesi tamamlanmıştı. Performansı artırıcı bazı çalışmalar istiyorlardı. Ben bir süre bu projede çalıştım, belli bir performans artırımı sağladık. Artesis firması üniversiteden bir öğretim üyesinin başlattığı bir girişim ve üniversitede geliştirilen teorik çalışmaların ürüne dönüştürülmesinde güzel bir örnek. Uluslararası patentleri var ve şu anda yurtdışına ihracat gerçekleştiriyorlar, o nedenle de Türkiye için bence örnek bir çalışma.

REF: Elektrik motorlarının bozulacağına dair öncü sinyaller gönderen bir mekanizma değil mi?

AE: Evet. Bakım destek hizmetlerinin bozulduktan sonra tamiri değil bozulmadan sorunun tahmin edilmesi ile ilgili bir projedir.

REF: Ar-Ge ve işbirliği alanında Avrupa Birliği Çerçeve Programları kritik öneme sahip. Bu konuda ne mesajlar vermek istersiniz?

AE: Aslında ben Avrupa Birliği Çerçeve Projelerine 4. Çerçeve'den başladım. 4. Çerçeve'de bir projenin içinde yer aldım. Bildiğim kadarıyla bu proje Türkiye'den katılım olan tek projeydi. Bu proje benim için çok öğretici oldu. O zaman özellikle fikri mülkiyet hakları konusunda Türkiye'de hiçbir bilgi yoktu. Fikri haklar konusunda yeterli bilgimiz olmadığı için bizim yaptığımız çalışmaları İngilizler sahiplendi, haklarımızı koruyamadık ama az evvel belirttiğim gibi bizim için çok öğretici bir süreç oldu. Şu an projelere girdiğimizde çok daha bilinçli bir şekilde anlaşmaların metnine önem veriyorum. Bir yandan kendimize güven de arttı. Türkiye'de genelde yabancıların yaptığı çalışmaların daha iyi olduğu düşünülür, kendimize pek güvenemeyiz. Benim katıldığım uluslararası projelerde Türkiye genelde en başarılı 3 ülkeden biriydi. Birçok çevrelerde 6. ve 7. Çerçeve'de verdiğimiz parayı geri alamıyoruz, bu parayı üniversitelere versek nasıl olur gibi fikirler öne sürüyor. Bu projelerde paradan çok daha farklı kazanımlar oluyor. Bir kere uluslararası firmalar hangi konularda çalışıyor, teknoloji nerelere gidiyor gibi konularda daha başlangıç aşamasında haberdar oluyorsunuz, teknolojiyi birlikte üretiyorsunuz. Bunun da yansımaları zaman içinde hissediliyor. Ayrıca sanayi kuruluşları için iletişim noktaları artıyor, yeni pazarlar açılıyor. Üniversiteler için ortak araştırmalar başlıyor, öğrenci değişim programları gibi işbirlikleri oluşuyor. Örneğin ben işbirliği yaptığım üniversitelere ve firmalara devamlı öğrenci gönderiyorum. Bu nedenle de projelerin bir çok yan kazançları oluyor.

REF: Çerçeve programlarından proje alabilmek için gördüğünüz kritik başarı faktörleri neler?

AE: Birkaç şey var. Bir bu çağrıları çok dikkatli takip etmek lazım. Avrupa Birliği 6 ayda bir belirli konularda çağrı yapıyor. Her konuda proje istemiyor. O yüzden o çağrıları takip etmek ve ilgili konuları yakalamak önemli. Temaslar yani yurtdışındaki çeşitli proje oluşumları önemli. Nasıl ki biz güvenli sürüşle ilgili çağrı yaptık ve 70'in üzerinde talep geldi aynı şekilde başka ülkelerden de çağrı geliyor. Bunları takip edip bunlara başvurmak lazım. Kendini tanıtıp, ilgi alanlarını, yapılan çalışmaları anlatmak lazım. Onun dışında hakemlik yapmak da çok yararlı. Ben 3-4 yıldır AB'de hakemlik yapıyorum. Orada hem hakemlerin ne tür projelere baktığını hangi kriterleri göz önüne aldığını görüyorsunuz, hem de çevre ediniyorsunuz, çünkü oraya gelenler de konularında uzman kişiler, artı elinizde başarılı ve başarısız çok sayıda proje örneği oluşuyor.

REF: Çerçeve Programlarına ait yapı içinde nasıl bir sistem geliştirmek lazım? Örneğin proje yazımının güç olduğunu biliyoruz, bu güçlüklerle baş edilmesi anlamında görüşünüzü soruyoruz.

AE: İlk başta en kolayı hazır bir projeye girmek. Çünkü proje yazımında yükün en ağırı proje koordinatörünün üzerinde oluyor. İlk girilen projelerde koordinatör olmaya çalışmak bir hayal. Çünkü sisteme alışması lazım. Size zaten belirli işler veriyorlar teknik kısımları yazmanız isteniyor. Bir takım da formlar var doldurmanız gereken. Bunlar o kadar zor değil. O yüzden de projenin içine bir şekilde girip görmek gerekiyor. Ondan sonra daha büyük rollere soyunulabilir.

REF: Türk iş dünyası için rekabet gücü kazanımında sizce neler öncelikli olmalı, Türkiye'nin rekabet gücünü artırması için hangi alanlara yönelmesi gerekir?

AE: Sanayi kuruluşları önce çok acil problemlerini çözmek zorunda kalıyorlar. O yüzden arzu edildiği kadar uzun vadeli düşünemiyorlar. Çok kısa vadeli düşünüp günü kurtarma amacı ile kısa vadede işlerini başarmaya çalışıyorlar. Uzun vadede hedefler koyup onlara ulaşmak gerekiyor. Bunun en önemli yolu da Ar-Ge. Ama son zamanlarda Türkiye'de gelişmiş ve yaygın destekler var. Gerçekten de güzel başarılı örnekler de ortaya çıkmaya başladı. Sanayi de bunu fark etmeye başladı. Yıllar önce firmaların çoğuyla konuştuğum zaman ‘benim Ar-Ge'ye yatıracak param yok' diyorlardı ama şimdi ‘TÜBİTAK desteğinden biz nasıl yararlanırız, 7. Çerçeve'ye nasıl girebiliriz' diye sorular sorulmaya başlandı. Bu, kısa vadeli düşünme mantığından çıkıp uzun vadede yatırım yapmaktan geçiyor. Bir de Türkiye'de teknoloji öne çıkmaya başladı. Ben yaklaşık 10 sene önce bir girişimde bulunup teknoloji şirketi kurdum ve o zamanlar çok zorlandım. Türkiye'de geliştirilen teknolojiye güven yoktu. Genelde firmalarla bir projenin fizibilitesini yapıp bunun yapılabilirliğini gösteriyorduk. Firmalar da fizibiletisini gördükten sonra gidip yurtdışından satın alıyorlardı ve bizim verdiğimiz fiyatı kullanarak fiyat pazarlığı yapabiliyorlardı. Biz bir yerde ücretsiz danışmanlık yapmış oluyorduk. Daha sonra strateji olarak uluslararası projelere girmeye başladık, yurtdışından projeler aldık, bu projelerden ödüller kazandık. Şu anda yeni bir yapılanma ile yeni bir şirket kurduk ve şu anda bakıyorum, 10 yıl önceye göre bilinçlenme, farkındalık düzeyi çok artmış, Türkiye'de teknolojik çalışmaların yapılabileceğine güven oluşmuş ve bunun sonucu olarak da şu an ciddi projelere imza atmağa başladığımızı memnuniyetle söyleyebilirim.

REF: Bir akademisyen olarak Türk yükseköğretim sistemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

AE: Uzun süre devlet üniversitelerinde çalıştım. 13 sene Boğaziçi Üniversitesi'nde ve son 6 senedir de Sabancı Üniversitesi'ndeyim. Türkiye'de devlet üniversitelerinin çok büyük sorunları var. Bunların çoğu maddi imkansızlıklardan kaynaklanıyor. Kağıt alacak parayı bulamazken uluslararası projelerde çalışmak çok daha zor oluyordu. Gerçekten çok fazla yıpratan bir süreç ama son yıllarda bu değişmeye başladı. Gerek TÜBİTAK'ın bütçesinin artması, gerek bu uluslararası proje kaynaklarının artması nedeni ile bütün üniversitelerde araştırma projelerine ayrılan zaman çok arttı. Bunun sonucu olarak da Türkiye'den çıkan yayın sayısının da çok arttığını görmekteyiz. Ben o yüzden güzel bir ivme görüyorum. Bu güzel gelişmeler öğrencilere de yansıyor. Yüksek lisans, doktora yapan öğrenci sayısı arttı. Ama hala çok yetersiz, şu an en büyük sıkıntımız kaliteli yüksek lisans öğrencisi bulmak.

REF: Öğrenciler için yurtdışı bir cazibe merkezi gibi görünüyor. Yurtdışına gitmek ne kazandırıyor?

AE: Yurtdışı bence önemli bir deneyim. Mutlaka herkesin bir süre bu deneyimden geçmesi önemli. Çünkü yurtdışındaki çalışma ortamı, iş disiplini önemli kazançlar sağlayabiliyor. Aslında bizim öğrenciler yurtdışına gidince çok yüksek performans ile çalışıyorlar ama aynı performansı burada göstermiyorlar, bu biraz da çevre faktörleri ile ilgili. O yüzden yurtdışına gidip sonra dönen öğrencilerin çalışma düzeyinde, performansında ciddi farklılıklar gözlenebiliyor, bu tabii çevrelerindeki öğrencilere de yansıyor. Ben o yüzden öğrencilerin kısa süreli de olsa yurtdışına gitmesi taraftarıyım ve kendi öğrencilerimi mümkün olduğunca belli bir süre yurtdışındaki farklı kurumlara yollamağa çalışıyorum.

REF: Şahsi kariyer beklentiniz nedir, hangi noktaya geldiğinizde ‘tamam her şey tamam' diyeceksiniz?

AE: Her şey tamam demek çok zor, o noktaya hiçbir zaman gelebileceğimi sanmam. Yapılacak çok şey var. Ben enerjim olduğu sürece çalışmaya devam edeceğim.

REF: Son olarak ne söylemek istersiniz, iş dünyası ve akademiye ortak hangi mesajları taşımak isteriniz?

AE: Daha fazla ortamda bir araya gelip işbirliği yapmamız lazım. Güvenli sürüş projesinde olduğu gibi çeşitli sanayi kuruluşları, üniversiteler bir araya gelince daha yeni konular, yeni alanlar ortaya çıkıyor. Bu nedenle de bu ortamların artması lazım. Yurtdışında bunu çok fazla görüyoruz; birçok kurum üniversiteler ile birlikte çalışıyorlar, hedefleri birlikte oluşturuyorlar. Türkiye'de bu kavramlar yeni yeni oluşmağa başladı. Ben gelecek için ümitliyim.

REF: Katkılarınız için çok teşekkür ederiz.


Sabancı Üniversitesi Yönetim Bilimleri Fakültesi Binası Orhanlı, Tuzla 34956 İstanbul
+ 90 216 483 9710 ref@sabanciuniv.edu